Türk ekonomisinin gerçekten canına okuyacak tek şey bir iç savaştır. Maalesef barış süreci başladığından beri böylesi bir savaş çıkması ihtimali artmıştır. Kürt siyasetçiler konuşmalarında “eğer isteklerimiz barışla kabul edilmezse, biz bunları savaşarak da elde edecek güçteyiz” havası basıyorlar. Kürtlerin askeri (PKK) ve sivil (DEM) yönetim kadrosu, İsrail ile ABD artı AB’nin yardımıyla TC’yi pes ettirip Güneydoğu’da Irak’takine benzer otonom bir Kürt devleti kurabilir. Bu bir ihtimaldir. Kendileri de Başkan, Başbakan, Bakan, Genelkurmay Başkanı gibi ünvanlar alabilir. Konakları, makam araçları, uçakları ve korumaları olur. Ama onlara bu imkânı sağlayacak iç savaşı çıkartmakla Kürtler dâhil Türkiye halkları için hayırlı bir iş yapmış olmazlar. Üstelik bu, galip ihtimal de değildir. Gördüğüm şudur: Kürt kurmayları, “gerilla savaşı” yani terörle bağımsız devlet kuramayacaklarını anlayınca, strateji değiştirip “iç savaşla” aynı sonuca gitme kararı almıştır. Terörsüz Türkiye projesini de kitleleri psikolojik olarak bu harbe hazırlama fırsatı olarak görmüşlerdir. Uyguladıkları soğuk savaş yöntemi, geniş katılımlı mitinglerde sivil itaatsizlik sergileyerek, yasalara bağlı kalmaya çalışan güvenlik güçlerini paralize etmektir. Bunda da başarılıdırlar.
BAKIRHAN’NIN BEYANATI
Son yılların yıldız Kürt siyasetçisi Tuncer Bakırhan, ne istediklerini bütün (?) Kürtler adına anlattı. Propaganda sözcükleriyle süslenmiş talepleri 5 maddede topladı. 1. Kürtler, Türkiye’de kimliğinin tanınmasını istiyor. 2. Anadilde eğitim istiyor. 3. Anayasal güvence istiyor. 4. Yerel demokrasi istiyor. 5. Eşit yurttaşlık istiyor. Bakırhan konuşmasını kısaca şöyle bağlıyor: Cumhuriyet’in kuruluşunda Meclis’te Kürtler vardı. Yarım kalan hikâyeyi, herkesin mutlu olabileceği bir sonla tamamlayabiliriz. Ayrılık değil, ortaklık; inkâr değil, tanınmadır isteğimiz. Kürtler yönetime ortak olmak istiyor. Devletle münazara değil, müzakere istiyor. Çözüm için demokratikleşme ve yasal adımlar atılmalı, iktidar “barış hukuku”nu kurmalı, muhalefet süreci desteklemeli, kamuoyu “kucaklaşma ve helalleşmeye” sahip çıkmalı, Kürtler de “birlik” olmalıdır. Peki bunlar olmazsa ne olacak?
VATANDAŞ TÜRKÇE KONUŞ
Kürt meselesini çözmenin zorluğu, sorunun tanımında yatmaktadır. Çok milletli Osmanlı devleti, çok milletli olması yüzünden çökmüştür. Cumhuriyet henüz bebekken ayrılık için isyan eden Kürtleri gören TC’nin kurucuları, yeni devletin bekası için etnik kökeni farklı halkları “ortak dili Türkçe olan bir ulus” haline getirmeye karar vermiştir. Türkçe okuyup, yazamayan kimse kalmasın diye başta Kürtçe olmak üzere tüm diller baskı altına alınmıştır. 1950’lerde İstanbul’da “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası vardı. Baskılanan dil Kürtçe değil, Rumcaydı. Kürtler, örgün eğitimi Türkçe görmenin sıkıntısını yaşamıştır. Ama bu sayede eşit yurttaşlığa kavuşup, ülke yönetimine ortak olmuştur. Şimdi “eşit yurttaşlık için anadilde eğitim istemek” tam bir çelişki yani oksimorondur. Çünkü Kürtler zaten eşit ve ortaktır. Diller ayrılırsa eşitlik de ortaklık da biter. İki dillilik, ülke bölünmeden gerçekleşemez. Üstelik bu, demokrasiden tamamen farklı bir taleptir. Bir paragrafta beş kere “demokratik” kelimesini kullansalar da Kürt siyasetçileri demokrat değil otoriter devrimcidir. Aşiret bazlı Müslüman bir cemiyet yapısı olan Kürtleri “sınıf bazlı” laik bir topluma dönüştürmek isteyen PKK’nın Marksist olmasının sebebi budur.
SON SÖZ: Tanımında anlaşılmayan sorunun çözümünde anlaşma olamaz.