Hükümet, dış borç almak için Boğaziçi üzerindeki iki köprünün gelirlerini kırdırmaya karar vermiş. CHP “butlanla” iktidar yanlısı hale getirilince, CHP’nin sosyal demokrat siyasetçileri de YENİ PARTİ adı altında örgütlenmek zorunda kaldı. YENİ Parti’nin (aslen CHP’li) genel başkanı Özgür Özel, AKP’nin bu “borçlanma” modeline karşı çıktı. İktidara gelince “satılan” (?) kamu mülklerini devletleştireceğini ilan etti. Bu olay beni 1983’e ve hatta daha gerisine götürdü. 1968’de Fransa’da başlayan güçlü “sosyalist (komünist) rüzgarlar” Türkiye’yi de etkisi altına almıştı. Bu rüzgârı arkasına alan Ecevit, CHP’yi iki kez iktidara getirdi. Aynı rüzgârdan faydalanan devrimci (solcu) gençler de politikaya ağırlık koyar oldu. Buna tepki olarak, meydanı solculara bırakmak istemeyen ülkücü (sağcı) gençler de örgütlendi. Polisler, öğretmenler, işçiler başta olmak üzere hemen her sivil ve resmi kurum “sağcı-solcu” diye ikiye bölündü. Silahlı eylemler başladı.1970’lerin son yıllarında Türkiye, şehir terörüne adeta teslim olmuştu. Ecevit’in “fiyat narhları” yani devletçi anlayışı yüzünden ekonomi 1979’da tam krize girdi. Günde 4 saat elektrikler kesiliyor, benzin karneyle satılıyordu. Her malın bir resmi bir de gerçek (karaborsa) fiyatı vardı. Ecevit (CHP) ara seçimleri kaybedince Demirel başbakan oldu. Turgut Özal’ı ekonominin başına getirdi. Mali kriz 24 Ocak 1980 kararlarıyla sona erdi. Ama ülke; için, için kaynıyordu. TBMM cumhurbaşkanını seçemiyordu. Yüzlerce fabrika grevdeydi. Daha vahimi ideolojik bölünmenin TSK’ya da sirayet etmiş olmasıydı. 12 Eylül 1980’de TSK yönetimine el koydu. TBMM ve tüm siyasi partiler kapatıldı. KÖPRÜYÜ BABALAR GİBİ SATARIM, BEN DE SATTIRMAM 6 Kasım 1983’te yapılan darbe sonrası yapılan ilk genel seçimi, Demirel’in Adalet Partisi yerine geçen Turgut Özal’ın kurduğu ANAP %45 oyla kazandı. Ecevit’in CHP’si yerine Necdet Calp’ın başında olduğu Halkçı Parti %30 oy alarak ana muhalefet partisi oldu. 22 Ekim 1983’te yani seçimden kısa bir süre önce Turgut Özal ile Necdet Calp, Boğaziçi Köprüsü’nü “satarım-sattırmam” tartışmasına girmişti. Özal aslında köprüyü satmak değil kamuya finansman yaratmak istiyordu. Sonunda köprü gelirlerinin bir kısmıyla, faizi ve anaparası geri ödenecek 3 yıl vadeli senet (devlet tahvili) ihraç edilerek kamuya peşin para girişi sağladı. Bu işlemin bir benzeri ama daha uzun vadelisi 2012 tarihinde yapılmak istendi. Ancak gelen teklifler dönemin Başbakanı Erdoğan tarafından yetersiz bulunarak işlem iptal edildi. Şimdi aynı yöntem tekrar devreye konuyor. OSMANLI İKTİSADİ SİSTEMİ Osmanlı, halkın değil devletin hatta padişahın ihtiyaçlarını gidermeyi öncelikleyen bir “dış-borç-kolik” iktisat politikası izlemiştir. Bu tutum, üç kıtaya yayılmış koca bir imparatorluğu emperyalist devletlerinin “sömürgesi ve şamar oğlanı” haline getirmiştir. Köprü ve otoyolların “işletme imtiyazını” uzun süreli kiraya vererek “dış borç” almak kötü bir finansman yöntemi hatta özünde kapitülasyondur. İstiklâl Harbimiz, bir bakıma kapitülasyon ve benzeri sömürülme uygulamalardan kurtulma savaşıdır. “Cumhuriyetçilerin” bilinçaltında, T.C. nin, Osmanlı’nın son haline düşme korkusu vardır. Köprü ve otoyolların beklenen gelirlerinin “kırdırılması”ndan başka bir şey olmayan ve adına “köprü satma” denen bu borçlanma yöntemi vatana ihanet değildir. Ama götürüsü getirisinden fazla “kamuflajlı” bir dış borçlanmadır. Kamu, borç aldığında, her tür vergiler ile köprü gelirleri dahil tüm kamu kaynakları, alınan borcun faiz ve anapara geri ödemesinde kullanılacaktır taahhüdü verilmiş demektir. Bu bakımdan ortada bir fark yoktur. Önemli olan borcun maliyeti ve çok daha önemlisi alınan borcun ekonomiye sağlayacağı uzun vadeli faydadır. SON SÖZ: Ekonomide esas, usulden önce gelir.