Hayatın anlamını sorgularken kendi kuşağımın insanı olduğumu idrak ettiğim ve geçmişin çetin savaşıyla yüzleştiğim şu günlerde, öğretim üyesi olan hukukçu torunumla sık sık mesleğin onuru ve geleceği üzerine dertleşiyoruz. Ona, Cumhuriyetin anayasal kurumlarında görev yapmanın ağırlığını anlatırken, ufku karartan siyasal karanlığa karşı nasıl aydınlık bir duruş sergilemesi gerektiğini öğütlüyorum. Hukuk tarihine dönüp baktığımda, “İşte evrensel bir hukuk bilgesi, işte örnek alman gereken bir devlet adamı” diyerek, adını kıvançla andığım dostum, Yargıtay Onursal Birinci Başkanı Sayın Sami Selçuk’tur. Sayın Selçuk, 1999 ile 2002 yılları arasında Yargıtay Başkanlığı yaptığı dönemde, sadece kararlarıyla değil, aynı zamanda hukukun felsefesine dair derin birikimiyle de eşsiz bir portre çizmiştir. Özellikle 1999-2000 adli yılının açılışında yaptığı o tarihi konuşma, bugün dönüp baktığımda, devletin ve hukukun demokratikleşmesi adına yazılmış bir manifesto niteliğindedir. Devletimizin ulus üstü hukuku içine sindiremeyip “yalnız kovboy”u oynadığını söylerken aslında bugün içine düştüğümüz yalnızlığı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden sapmanın getireceği toplumsal tahribatı 10 yıllar öncesinden haber veriyordu. Andre Gide’den ve Filippo Gramatica’dan yaptığı çevirilerle zenginleşen entelektüel aydınlığı, onu sıradan bir uygulayıcı olmaktan çıkarıp bir hukuk düşünürü yapmıştır. O, “Düşünceyi suçlamayalım. Anlayalım.” diyerek Spinoza’nın felsefesini adliye koridorlarına taşımıştır. Kadınlarımızın, gençlerimizin ve farklı inanç ile kökenlerden yurttaşlarımızın devletle barışması, ancak Sami Selçuk’un savunduğu bu özgürlükçü, evrensel ve sivil anayasa anlayışıyla olanaklıdır. Demokrasinin namusunu korumak, yalnızca yasakçı duvarlar örmekle değil; Sami Selçuk gibi evrensel hukuku, çok sesliliği ve insan haklarını korkusuzca, içtenlikle savunmakla olanaklıdır. Unutulmamalıdır ki, hukuku siyasallaştırmak yerine, siyaseti hukuksallaştırmak ulusal yaşamı aydınlatır.