Açılması için büyük çaba gösterilen Ruhban Okulu ile ilgili tarihi bir yanlışı düzeltelim: Heybeliada Ruhban Okulu’nu Türkiye Cumhuriyeti kapatmadı. 1971’de özel yükseköğretim kurumlarının statüsüne ilişkin hukuki değişiklikler sonrasında okulun yüksek din eğitimi veren bölümünün Türkiye Cumhuriyeti’nin yükseköğretim sistemi ve devlet denetimi içinde faaliyet göstermesi gerekmişti. Patrikhane ise okulun bir Türk üniversitesine veya ilahiyat fakültesine bağlanmasını ve devletin eğitim denetimine tabi olmasını kabul etmedi ve teoloji bölümünü kendi kararıyla kapattı.

Dolayısıyla “Türkiye Ruhban Okulu’nu kapattı” ifadesi tarihî ve hukuki gerçeği yansıtmıyor. Türkiye’nin yaptığı, egemenlik sahasındaki bütün yükseköğretim kurumlarının devlet gözetimi ve denetimi altında bulunması gerektiğini uygulamak. Patrikhane, Türk eğitim sistemi dışında, bağımsız ve uluslararası nitelikte bir dinî yükseköğretim kurumu istiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik sahasında hiçbir eğitim kurumu devlet denetiminin dışında olamaz.

YUNANİSTAN’DA TÜRK ÜNİVERSİTESİ

103. yılı kutlanan Lozan Antlaşması’nın 40 ve 41. maddeleri azınlıkların eğitim, din ve sosyal kurumlarına ilişkin hakları; 42. maddesi dinî kurumların korunmasını düzenliyor. 45. madde ise Türkiye’deki gayrimüslim azınlıklara tanınan hakların Yunanistan’daki Müslüman azınlığa da uygulanmasını öngörüyor.

Mavi Vatan doktrini başta olmak üzere deniz hukuku, uluslararası ilişkiler ve küresel stratejiler konularında çalışmalar yapan TÜRK DEGS’in kurucusu, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı eski Kurmay Başkanı Doç. Dr. Cihat Yaycı, Ruhban Okulu ile ilgili gelişmeleri SÖZCÜ’ye şöyle anlattı:

Kaynak olarak ekle

“Heybeliada Ruhban Okulu hangi statü, eğitim seviyesi ve akademik yetkiyle açılacaksa Batı Trakya Türklerine de aynı esaslarla bir İslam Bilimleri Üniversitesi veya yüksek din eğitimi kurumu açma hakkı tanınmalı. Ruhban Okulu yurt dışından öğrenci ve öğretim elemanı kabul edebilecekse Batı Trakya’daki kurum da Türkiye’den ve başka ülkelerden öğrenci ve akademisyen kabul edebilmeli. Ruhban Okulu’nun diplomaları tanınacaksa Türk toplumunun kuracağı yüksek din eğitimi kurumunun diplomaları da tanınmalı.

Her iki kurum da bulundukları devletin hukukuna ve kamu denetimine tabi olmalıdır. Mütekabiliyet bir tarafa sınırsız ayrıcalık vermek değil, iki tarafa eşit hukukî statü sağlamaktır.”

SEÇİLMİŞLERİ TANIMIYOR

Batı Trakya Türklerinin müftülerini seçme hakkı 1913 Atina Antlaşması’yla kabul edildi, 1920 tarihli Yunan yasasıyla iç hukuka aktarıldı. Ancak Yunanistan 1990’da tayinli müftülük sistemine geçti. Bugün Türk toplumunun seçtiği müftüler tanınmazken, Yunan devletinin atadığı kişiler resmî müftü kabul ediliyor. Seçilmiş müftüler hakkında “makam gaspı” iddiasıyla davalar açılıyor, hapis cezası veriliyor. Oysa, camilere, okullara ve müftülüklere devlet eliyle din görevlisi atanması da azınlığın dinî özerkliğine müdahaledir. Emekli Tümgeneral Doç. Dr. Yaycı, vakıflarla ilgili de şunları anlatıyor:

“Vakıflarda da aynı tablo var. 1967 cunta yönetimi seçimle işbaşına gelen Türk vakıf yönetimlerini görevden aldı, yerlerine devlet tarafından belirlenen kişileri getirdi. Ağır vergi ve borç yükleri nedeniyle vakıf malları ipotek altına alındı, bazı taşınmazlar elden çıkarıldı. Oysa vakıflar yalnızca bina veya arsa değildir; okulun, caminin, mezarlığın ve toplumsal dayanışmanın maddi temelidir.

Türkiye’de Rum vakıflarına taşınmaz iadeleri yapılırken, Yunanistan da Batı Trakya ve 12 Adalar’daki Türk vakıflarını seçilmiş yöneticilerine teslim etmeli; kaybedilen malları iade etmeli veya gerçek değerleri üzerinden tazmin etmeli.”

SINIR BOYUNA YERLEŞENE MADDİ DESTEK

Yunanistan, Meriç bölgesine yerleşmeyi teşvik ediyor ve bunun için özel programlar uyguluyor. Yunanistan’ın, nüfus ve yerleşim meselesine nasıl stratejik yaklaştığını Yaycı, rakamlarla şöyle ortaya koydu:

“Yunan hükûmetinin resmî Demografik Kalkınma Programına göre Sofulu, Dimetoka ve Kumçiftliği belediyelerine kalıcı olarak yerleşen kişi ve ailelere doğrudan nakdî yardım veriliyor. Nüfusu 500’e kadar olan yerleşimlere taşınanlara 10 bin Euro, nüfusu 500’ün üzerinde olan yerleşimlere taşınanlara 6 bin Euro ödeniyor. Her küçük çocuk için ayrıca 1.000 Euro ekleniyor, ancak toplam yardım 10 bin Euro’yu geçmiyor. Ödeme iki eşit taksitte yapılıyor. İlki başvurunun kabulünde, ikincisi bir yıllık sürekli ikametten sonra veriliyor. Program, 31 Aralık 2028’e kadar veya kontenjanlar dolana kadar yürürlükte olacak ve en az 10 milyon Euro’luk teşvik yapılacak. Dedeağaç-Pire sübvansiyonlu deniz hattı için ayrılan bütçe de 10,8 milyon Euro’dan 15 milyon Euro’ya çıkarıldı.”

ADALETİN ADI : MÜTEKABİLİYET

Yunanistan sınır bölgesindeki nüfusunu korumak için hane başına 6 bin ve 10 bin Euro verirken, aynı bölgede yaşayan Türklerin okullarını kapatıyor, vakıflarını denetim altında tutuyor ve gençleri göçe itiyorsa burada açık bir demografik politika var demektir. Gökçeada ve Bozcaada’daki Rum toplumunun adalara dönüşü için de okulların yeniden açılması, vakıf mallarının iadesi, kültürel faaliyetler ve diaspora kuruluşlarının mali desteği gibi imkânlar oluşturuldu. Türkiye bu topluma kolaylık sağlarken, Yunanistan, Batı Trakya ve 12 Adalar Türklerine aynı yaklaşımı göstermiyor.

Emekli Tümamiral Cihat Yaycı, Türkiye’de Rum azınlığa sağlanan her hak için Yunanistan’dan eşdeğer bir hak talebinde bulunulmasını önerdi ve şunları ekledi:

“Mütekabiliyet tehdit değildir. Devletler arasındaki eşitliğin, hukukun ve adaletin temelidir. Türkiye’de Rum Ortodoks toplumuna tanınan her hak, Yunanistan’daki Türk toplumu için de aynı açıklık ve kararlılıkla talep edilmeli.”

Tek taraflı hoşgörü mütekabiliyet değil; tek taraflı tavizdir. Devletler arasında adaletin adı mütekabiliyettir.