Reklamsız Sözcü
NECATİ DOĞRU

Hasan Pulur!

3 Aralık 2015

Heyecan stoku. Duygu stoku. Yazı lezzeti stoku. Vicdan stoku. Ülke severlik stoku. Araştırma stoku. Buluş stoku. Tarafsız kalma stoku. Egemen karşısında eğilmeme stoku. Hasan Pulur, bir gazete yazısında bulunması gereken stokları böyle sıralardı. Her okur yazıdaki başka bir stok için seni okur derdi.
Esprili adamdı.
Yürekten gülerdi.
Milliyet henüz plaza gazetesi olmamış, diğer gazetelerin kümelendiği Cağaloğlu'nda yazılır ve basılırdı. Hasan Pulur'un odası Milliyet Gazetesi'nde yazı işlerinin de bulunduğu kattaydı. Odası bir toplanma ve dağılma merkezi gibiydi. Bütün muhabirler, servis şefleri, yazı işleri doluşurduk. Bir yazıda olması gereken “stoklar” sıralamasını bu toplantılardan birinde anlatmıştı.
Halk çizgisini severdim.
Halktan kopmayacaksın fakat okura dalkavuk da olmayacaksın.
Gerçek neyse, o!
Ben onunla Hürriyet Gazetesi ile Milliyet'te beraber çalışmıştım. SÖZCÜ' ye Melih Aşık ile beraber gelmesini de istemiştim. Olmadı. “Ben” diyorum ama kendimi anlatmıyorum.
Anlayacaktır.

* * *

Yazıda ben demeyeceksin.
Ben demek ölümdür.
Okur seni merak etmiyor ki, okur senin gördüğünü, işittiğini, araştırıp bulduğunu merak ediyor derdi.
Başka ölümler de sıralardı.
Tekrara düşmek ölümdür.
Bilineni yazmak ölümdür.
Kalemi, “suçsuz birini vurma silahı yapmak” da en büyük ölümdür. Kalemi, “iktidarı övme ve koruma silahı yapmak da” seni satılmış yazar yapar. Bu da ölümden daha büyük ölümdür.
Bir yazar, yaşarken ölür.
Bir gazete çıkarken ölür.
Hasan Pulur'un son kriteri açısından baktığımda gazeteciliğin “yazarken ve çıkarken ölüler mezarlığına dönüştüğünü” görüyorum.
Neyse ki, okur farkında.
Ölüyü de biliyor.
Diriyi de ayırıyor.

* * *

Hasan Pulur da hayata gözlerini yumdu. Örnek gazeteciydi. Gazeteciliğe başladığım yıllarda bütün gazetelerin ve dergilerin merkezleri ve basımevleri Cağaloğlu Meydanı'na kavuşan sokakların içindeydi. Gazete binaları birbirine çok yakındılar. Ayrı ayrı gazetelerde çalışsalar da bütün gazeteciler her gün bir ya da iki kez mutlaka ya lokantada ya berberde ya Cemiyet'in lokalinde karşılaşırdık.
Hasan Pulur'dan duymuştum.
“Bizim Yokuş” derlerdi.
Bizim Yokuş, Sultanahmet'ten Eminönü'ne giden tramvay yolunun Sirkeci'ye bakan noktasından Büyük Postane sapağından başlardı. Gazete patronlarının otomobili vardı. Muhabirlerin tamamı, yazarların çoğu evlerinden ya şehir hatları vapurları ya da belediye otobüsleriyle Eminönü'ne gelir, bu yokuşu tırmanarak gazetelere dağılırlardı. Yokuşta caddenin iki yanında aşevleri, köfteciler, lokantalar ve kitapevleri; İnkılap, Remzi, Semih Lütfi, Afıtap, Kanaat vardı. Aynı sırada Milli Eğitim Bakanlığı'nın birinci hamur kalite kağıda basılı ve çok ucuz fiyata “dünya klasikleri” satılırdı. Yakılan Tan Matbaası ile tarihi Meserret Oteli de yokuşun kişilikli binalarıydı. Gazeteler, sokaklarda “yazıyor” diye bağıran gazete satıcılarınca satılır, “okurda tiryakilik yaratan yazarların” sütunlarıyla çıkardı.

* * *

Hasan Pulur!
Tiryakilik yarattı.
İz bıraktı.
“Bizim Yokuş” gazetecilerin “Babıali” dedikleri Cağaloğlu'ndan koparılıp kent merkezinin uzaklarında cam plaza binalara geçmesiyle bitti. Plaza gazeteciliği de Cumhurbaşkanı ile Başbakan ne derse aynısını tekrar tekrar yazan “iktidar organı gazeteciliğe” dönüştü.
Organ olmayanlar var.
Hapse atılıyorlar.
Hapisle yargılanıyorlar.

 

SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet Whatsapp