Reklamsız Sözcü
SONER YALÇIN

Üçüncüsü…

21 Ocak 2016

Hayatım boyunca “kısa mesafe koşucusu” olmadım; ben “maratoncuyum!”
Örneğin… Faili meçhul cinayetler konusunda ölüm tehditleri almama rağmen yazdım.
Örneğin… Ergenekon soruşturmaları ortaya çıktığında sustum; ne olduğuna dair bilgim yoktu; iddianame çıkınca ve sanık avukatlarıyla konuşunca hakikat ortaya çıktı. Bu bir kumpas'tı.
Silivri'ye atılanlar arasında yıllardır dargın olduklarım, mahkemelik olduklarım ve ideolojik olarak taban tabana zıt olduklarım vardı. Ne yapacaktım; kişisel intikam peşinde mi koşacaktım, yoksa hakikatleri mi yazacaktım? Ben bana uyanı yaptım; Silivri zindanına atıldım!..
Bu girişi şundan yaptım:
Okuyucu bazen sitem ediyor. Örneğin diyor ki:
“‘Akademisyenlerin bildirisi, toplumlar arası çatışmaların giderek daha yıkıcı hale gelmesine neden olmuştur' diyorsun. Gayet iyi niyetli olduğunu tahmin ediyorum. Ama bu tümce İslamcı faşizme mazeret üretiyor…”
Ergenekon kumpaslarını yazarken aynı eleştirilere maruz kalmıştım! Çünkü…
Hakikat aranmıyor; “kime yaradığına” bakılıyor!
İnsanların efsanelerine inanmaları kolaydır; hakikate katlanmak ise zordur. Bu nedenle diktatorya dönemlerinde hakikat yerini, hurafeye bırakır!
Oysa hakikat, diktatörlüğün işine gelmez. Akademisyenler bildirisi hakikatliliği yansıtmadığı için AKP tarafından kullanıldı.
Hakikat, bizatihi devrimci'dir.
Ve bugünün Türkiye'sinde bizim tek gücümüz, hakikattir!
Evet…
Hakikate ihtiyacımız var. Çünkü…
Hakikat eninde sonunda zorba kötülüğü yener!

Sonuç 1:

Gündemde özerklik var!
Önce HDP…
Sonra CHP…
Son kurultayda CHP, “AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'ndaki çekincelerin kaldırılması” kararını verdi.
Türkiye; “yerel makamlar kendi iç idari örgütlenmelerini kararlaştırabilir” veya “yerel makamlar, başka devletlerin yerel makamlarıyla işbirliği yapabilirler” gibi kimi maddelere çekince koymuştu.
Özerklik talepleri yeni değil. Örneğin…
Tarih: 22 Aralık 1918.
İngilizlerin isteğiyle Kürdistan Teali Cemiyeti ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası anlaşma imzaladı. Bu anlaşmayı cemiyet adına başkan Seyyit Abdülkadir, üyelerinden Sait ve Mehmet Ali; fırka adına ise Zeynelabidin (Konya Mebusu), Vasıf (Karesi Mebusu) ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi imzaladı. Anlaşma gereğince Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde halifeliğine ve Osmanlı saltanatına bağlı kalmaları kaydıyla özerk bir yönetim şekli tanınacaktı.
İngiliz Yüksek Komiseri Amiral John de Robbeck, 26 Mart 1920'da İstanbul'dan Londra'ya şöyle yazdı: “Kürdistan, Türkiye'den tamamen ayrılıp bağımsız olmalıdır. İstanbul'daki Kürt Kulübü Başkanı Seyit Abdülkadir ve Paris'teki Kürt delegesi Şerif Paşa hizmetimizdedir.”
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra özerklik ya da bağımsızlık girişimlerini biliyorsunuz; ayrıntıya girmeyeyim…
Sonuçta, 20'nci yüzyıl başındaki Kürt hareketleri “Cumhuriyeti” doğurdu…
19'uncu yüzyıl başındaki Kürt hareketleri ise bakın ne doğurdu?
Osmanlı'nın biraz daha eski dönemlerine gidelim…

Sonuç 2:

Yavuz Sultan Selim, 25 Kürt aşiretlerin desteğini alarak İran Safevi devletini yendi; İdris-i Bitlisi'den bölgede feodal Kürt merkezleri kurmasını istedi. İdris'in çatısı altında geniş arazilere yerleşen Kürt aşiretleri bütün olağan Osmanlı vergilerinden muaflardı. Karşılığında, kurdukları milislerle Osmanlılara her çağırıldıklarında askeri yardım vereceklerdi.
Bölgenin asıl fethi, merkez olan Bağdat'ı ele geçiren Kanuni Sultan Süleyman'la gerçekleşti. Kanuni, bölgede yeni bir idari teşkilatlanmaya gidilmesi gereğini anladı. Ve Irak'ı beş ayrı eyalete böldü: Kuzeyde Musul ve Şehrizor, ortada Bağdat, güneyde ise Basra ile El Ehsa. Bu eyaletlere bağlı olarak Erbil ve Şehr-i Bazar gibi pek çok sancak kuruldu.
Kürtlerin Osmanlı'yla ittifaklarının kalıcı ve istikrarlı olduğu söylenemez; Osmanlı geriledikçe bölgede siyasi istikrarsızlık baş gösterdi; kimi aşiretler İran ile işbirliği yaptı. Bölgeye IV. Murat'ın inen demir yumruğunu saymazsak, Osmanlı'nın asıl önemli otorite gösterisi II. Mahmut döneminde gerçekleşti.
II. Mahmut, imparatorluğun çeşitli yerlerindeki yerel güç odaklarını/derebeylerini ortadan kaldırıp merkezi idareyi güçlendirmek istedi.
İlk… “Feodal özerkliğinden” taviz vermek istemeyen Kürt Baban aşireti 1806'da ayaklandı. Bu ayaklanmanın “Kürtçülük” ile ilgisi yoktu; mesele mülkiyet paylaşımıydı. Keza: 19'uncu yüzyıl başında II. Mahmut'un merkezi idareyi güçlendirme isteğine, Balkanlarda Tepedelenli Ali Paşa, Pazvandoğlu Osman Ağa ve Tirsiniklizade İsmail Ağa; Mısır'da Kavalalı Mehmet Ali Paşa; Arabistan'da Vehhabi de karşı çıkıp ayaklandı.
Sonunda Osmanlı Kürt isyanlarını bastırdı. Ardından…
“Tanzimat” doğdu.
Tanzimat ile birlikte idari taksim yenilendi; -çok başarılı olmasa da- yeni toprak düzenlemesi yapıldı. Kürt derebeyleri yıkıldı ama yerlerini küçük küçük ağalar aldı. Yani…
Tanzimat feodaliteyi ortadan tam olarak kaldıramadı; feodalitenin iktidar biçimi değişti.
Bu feodal ağaların güçlendikten sonra 20'nci yüzyıldaki özerklik ve bağımsızlık girişimi de Cumhuriyeti doğurdu. Fakat o da feodaliteyi yok edemedi.
Ve bugün…
Güneydoğu'nun kimi şehir ve ilçelerinde Kürt ayaklanması var!
210 yıllık bir çatışma bu.
Temelinde; ne kültürel ne de siyasal talepler vardır; asıl istenen mülkiyet'tir. Yani, toprak!
Sonuçta tarih göstermiştir ki…
İç savaşlar, devrim ya da karşı devrim ile sonuçlanır.
Birincisi, merkezi idareyi güçlendiren Tanzimat devrimiyle sonuçlandı.
İkincisi, merkezi idareyi güçlendiren Cumhuriyet devrimleriyle sonuçlandı.
Bakalım…
Üçüncüsü neyle sonuçlanacak?
Umarım… Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkacak karşı devrimle sonuçlanmaz!
Umarım… Kurucu parti CHP ne yaptığının farkındadır!
Bakınız…
Hata, körlük değildir!
Hata, hakikati görmezlikten gelmektir!
Nietzche'ye göre hata, korkaklıktır!..

Soner Yalçın
SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet