Fon krizi ortada. Yüz milyarlarca liralık vurgun kamuoyunu günlerdir işgal ediyor. Okullarda yaşanan güvenlik sorunları milyonlarca velinin canını sıkıyor. İstisnalarla delik deşik hale gelen, şeffaflıktan uzaklaşan ihale sistemi nedeniyle ihale yolsuzluğu operasyonlarına her geçen gün bir yenisi ekleniyor. Ülkeye trilyonlarca maliyet yükleyen kur korumalı mevduat gelirken de alkışlıyorlar, giderken de... Yüksek enflasyon ve faiz sarmalından bir türlü kurtulamıyoruz. Adalete olan susuzluğumuz her geçen gün artıyor. Bütçede faiz yükümüz bir türlü azalmıyor. 2027 yılında neredeyse 4 trilyon lira faiz ödeyeceğiz. 100 liralık vergimizin 20 lirası faize gidecek. Toplum olarak adeta bitmek bilmeyen kesintisiz bir krizler zincirini, sorunlar yumağını izliyoruz. Peki, her krizin veya toplumu derinden sarsan olayın ardından ne yapılıyor? Senaryo hep aynı. Hemen yüksek perdeden açıklamalar yapılıyor. Günü kurtarmaya yönelik öneriler gündeme getiriliyor. Kamuoyunun kızgınlığını dindirecek birkaç sorumlu bulunuyor. Televizyonlar, sosyal medya konuyu birkaç gün köpürte köpürte kullanıyor. Sonra yeni veya yenilenen krizler ve olaylar yaşanmaya devam ediyor. Çorabı bırak, ayağa bak! Sistemik ve derinleşmiş bir sorunla karşı karşıya kaldığımızda verdiğimiz tepkiler maalesef hep yüzeysel kalıyor. Semptomları bastırmaya çalışırken, hastalığın asıl kaynağını gözden kaçırıyoruz. Ağır enfeksiyon kapmış bir yarayı, yara bandı yapıştırarak iyileştiremezsiniz. Ağrı kesici ile hastanın ağrısını geçici olarak dindirmek, hastalığı tedavi ettiğiniz anlamına gelmez. Tam da bu noktada son derece yalın ve net bir hakikati hatırlamak gerekiyor: Kokan ayaksa, sürekli çorap değiştirmenin bir anlamı yoktur. İstediğiniz kadar renkli, pahalı ya da en kaliteli kumaştan yeni çoraplar giydirin. Sonuç milim değişmez. Kokunun kaynağı orada durmaya devam eder. Mesele kişiler değil, zayıflayan kurumlar Tartışmalarımızın odağında hep kişiler, isimler ve münferit olaylar var. Oysa bizim asıl odaklanmamız gereken alan tek tek kişiler değil, olgunun kendisi ve sistemin kurumsal işleyişidir. Bugün yaşadığımız toplumsal ve kurumsal tıkanıklığın arkasında üç temel sütunun ciddi şekilde sarsılması yatıyor: Liyakat, şeffaflık ve denetim. Birincisi liyakatin terk edilmesidir. Kamuda işe alımlarda ve yükselmelerde liyakat ilkesi rafa kalktığında, eş dost kayırmacılığı, partizanlık esas alındığında kurumsal akıl tamamen felç olur. Karar alma mekanizmaları uzmanlığa ve bilgiye değil, sadakate, itaate ve ilişkilere dayandığında hata yapmak kaçınılmaz bir kural haline gelir. İkincisi, şeffaflık ve hesap verebilirliğin ihmal edilmesidir. Kamu kaynağının harcandığı, devasa ihalelerin dağıtıldığı her alanda şeffaflık şarttır. Kamuda takdir yetkisi kullanan her bürokratın şeffaflık ve hesap verebilirlik ile terbiyesi kaçınılmazdır. Üçüncüsü, denetimde etkinlik, yargıda tarafsızlık ve bağımsızlık ile ilgilidir. Hata yapan, usulsüzlük yapan herkesin muhakkak tespit edilip cezalandırılacağı bilinci toplumda oluşturulmalıdır. İktidara yakınlık, bizim mahallenin çocuğu olmak cezasızlık nedeni olmamalıdır. Meclis denetimi ve diğer kurumsal denetim mekanizmaları işlevsizleştirilirse ve cezasızlık algısı yerleşirse, toplumun kurumlara olan güveni tamamen sarsılır. Böyle bir ortamda, pek çok bürokrat veya siyasetçi evini altınla ve dövizle, tapu kayıtlarını taşınmazlarla, banka hesabını milyarlarla doldurmak için sıraya girer. Gerçek çözüm: Yapısal reform ve güçlü denetim Peki çözüm ne? Çözüm; süslü vaatlerde değil. Uyulmayan tasarruf genelgelerinde veya herkese uygulanmayan mevzuat değişikliklerinde hiç değil. Gerçek çözüm, cesaretle atılacak köklü yapısal reformlardadır. Öncelikle yargı bağımsızlığını ve hukukun üstünlüğünü amasız, fakatsız tesis etmek zorundayız. Adalete olan güvenin dibe vurduğu bir ülkede ne ekonomi dikiş tutar ne yatırım gelir ne de toplumsal huzur sağlanır. Yargı, her bir yurttaş için eşit, tarafsız ve güvenilir tek sığınak olmalıdır. Ardından denetim mekanizmalarını yeniden özerk ve etkin kılmalıyız. Sayıştay denetiminden Meclis denetimine kadar tüm denetim mekanizmaları işler hale getirilmelidir. Meclis’ten gelen bir soru önergesine lakayıt bir şekilde cevap veren veya hiç cevap vermeyen bir bakan koltuğunda oturamamalıdır. Sınırsız yetki, sıfır sorumluluk sistemine son verilmelidir. Yetki kimdeyse, hesap verme sorumluluğu da istisnasız onda olmalıdır. Liyakati sadece kâğıt üzerindeki bir temenni olmaktan çıkarıp, devlet yönetiminin ana omurgası haline getirmeliyiz. İşe alımdan terfiye kadar adaleti ve niteliği tek ölçüt yapmalıyız. Sonuç olarak; ayak kokuyorsa, çorap değiştirmeyi derhal bırakacağız. Ayaktaki sorunu çözeceğiz.