Sevgili okuyucularım, bildiğiniz gibi Osmanlı’nın devlet yönetiminde hırsızlık, yolsuzluk ve rüşvet çok yaygındı.
Örneğin önemli atamaların tamamı rüşvetle yapılırdı. Diyelim ki bir eyalete vali atanacak, önce sadrazam ve vezirlerine gerekli rüşveti verir, sonra gittiği yerde o parayı halktan fazlasıyla çıkarırdı.
O zaman bankalar falan olmadığından, paralar evlerde yatak arasında veya gizli yerlerde toprağa gömülen küplerde istiflenirdi.
Meşhur hikayedir ve gerçekten olmuştur. Bir eyaletin korkunç yiyici bir valisi vardır. Herkesi acayip biçimde haraca bağlamıştır. İnsanlar acı acı yakınmakta ama çözüm bulamamaktadır.
Sonunda bir gün vali görevden alınır ve kendisine en ağır sözleri söyleyenler bu haberi duyunca üzülüp ağlaşmaya başlar:
“Eyvah, valimiz gidiyor. Çok fena!..”
Eyaletin bilgelerine birileri sorar:
“Hocam hepiniz şikayetçi idiniz. Şimdi rüşvetçi ve haraççı vali giderken niye ağlaşıyorsunuz?”
Yanıt ilginçtir:
“Bu artık küpünü doldurmuştu. Şimdi yeni gelen, bizi soymaya sıfırdan başlayacak.”
* * * *
Osmanlı’nın sadrazamı günümüzün Başbakanı, vezirler ise onun emrinde görev yapan günümüzün Bakan’larıdır.
Sadrazamın astığı astık, kestiği kestiktir.
Bunların çoğu dönmedir. Çeşitli ülkelerdeki savaşlarda küçük yaşta ele geçirilip esir edilen ve sarayda büyütülüp Müslüman yapılan Hıristiyan devşirmelerden oluşur.
Gürcü, Rum, Hırvat, Boşnak, Venedikli, Macar, Rus, Arnavut...
Padişah ve sadrazamların karıları, cariyeleri de öyledir. Bazıları esir pazarından satın alınmış, bazıları savaşlarda ele geçirilip onlara ikram edilmiştir.
Sadrazamların Allah’tan korkup korkmadığı bilinmez ama amirleri durumunda olan padişahtan korkarlar...
Çünkü padişahın kafası bozulunca, hiç kimsenin gözünün yaşına bakmadan sadrazamın ve vezirlerin kellesi uçurulur! Osmanlı tarihinde böyle yüzlerce olay var.
Örneğin padişah en güvendiği sadrazamlardan biri olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya Viyana’yı kuşatma ve ele geçirme emri vermiş, ancak sefer hezimetle sonuçlanmıştır. Düşman önünden kaçıp Belgrat’a sığınan Paşa, padişah tarafından gönderilen çavuşlar tarafından -son namazını kılmasına izin verilerek- boğdurulmuştur.
* * * *
Sadrazam ve vezirleri rüşvet alır, toplumu haraca bağlar da yakınları durur mu! Onlar da iş bitirme peşindedir.
Küpler illa ki halkın ve devletin parasıyla doldurulacaktır.
Sadrazam (başbakan) hırsızdır, oğlan çocukları, yakınları, soyu sülalesi de öyledir.
Sadrazam zanneder ki kendisinden hiçbir zaman hesap sorulmayacak, hırsızlık yolsuzluk ve rüşvet çarkları sonsuza kadar dönecek!
Ama günü geldiğinde sorulur.
* * * *
Şimdi size ünlü şairimiz rahmetli Ümit Yaşar Oğuzcan’ın bu konuda yazmış olduğu dört dörtlük bir şiiri ileteceğim.
Şiirde sözü edilen “Hırsız sadrazamın” bugünkü Türkiye ile uzaktan yakından ilgisi olamayacağını elbette ki bilirsiniz!
Çok şükür ki şimdi böyleleri yok!
Ama isterseniz günümüze de -hayalinizden olmak koşuluyla- uyarlayabilirsiniz.
İşte Sadrazam Hamamda başlıklı o şiir:
* * * *
“Günlerden bir gün
Hamama gideceği tuttu
Sadrazam hazretlerinin
Bir yanında birinci veziri
Bir yanında ikinci veziri
Bir yanında üçüncü veziri
Sonra efendime söyleyeyim
Peşkircibaşısı
Nalıncıbaşısı
Sabuncubaşısı
Velhasıl tam dört yüz kişilik kafile
Peştamal takıp girdiler hamama.
* * * *
Geçtiler kurnaların başına
Üçer beşer
Sadrazam derseniz
Kuruldu göbektaşına
Yan gelip yattı
Memleketin ünlü tellakları
Sardılar dört yanını
Kimi elini kaptı kimi bacağını
Bir keseleme, sürtme faslıdır başladı.
* * * *
Tam on iki saat
İncitmeden keselediler
Hazretin mübarek vücudunu
Öylesine kir çıktı ki sormayın
Her biri nah parmağım gibi
Aman efendimiz bu ne kiri
Demeye kalmadı
Koskoca Sadrazam
Keselerin altında eriyip gitti
Bütün maiyet erkanı yerinden fırladı
- Nittünüz devletlûyu dediler tellaklara
Tellaklar cevap verdi:
- Biz yıkadık, keseledik
Devletlûnun kirden ibaret olduğunu bilemedik
Suç bizde değil
Neyleyelim
Kir bitti Sadrazam elden gitti.”
* * * *
Sadrazam olmak zor iş! Namuslu kalmak daha da zor. Şimdi bir düşünün ki, herif sadrazam olmuş ama soyu sülalesi ve üstelik vezirleri hırsız.
Devletin olanaklarını ve gücünü kullanıp nice rüşvetler almışlar, paraları cukkalayıp küplerini acayip bir biçimde doldurmuşlar.
Yeniçeriler, halk ve bazı kadılar bu rezaleti fark edince kazan kaldırıp ayaklanmış, “İstemezük” diye bağırmaya başlamışlar.
Kadı efendiler (günümüzün yargıçları) olaya el koymuş, durumu anlayan sadrazam telaşlanmış, oğullarına ve vezirlerine “Evdeki altınları acele boşaltın” diye haber göndermiş!
Ümit Yaşar Oğuzcan şiirinde işte böyle kirli bir sadrazamı anlatıyor. Malı hep birlikte götürmüşler...
Sonra hamamda keselenirken kir bitmiş sadrazam elden gitmiş!.. Tellaklar “Biz onun kirden ibaret olduğunu bilemedik” demişler!
Şiir bu ya!..
Osmanlı’yı anlatıyor!