Tarihin en tuhaf cümlelerinden biri şudur:

Devrimler olmadan önce imkansız görünür...

Olduktan sonra ise kaçınılmaz.

Siyaset teorisyeni Hannah Arendt böyle söylemişti.

Bugün İran’a bakarken aynı duyguyu yaşayan çok insan var.

Batılı analizlerin büyük bölümü aynı cümleyle başlıyor:

“İran rejimi güçlüdür, kolay kolay devrilmez.”

Ordusu var. İstihbaratı var.

İran Devrim Muhafızları gibi ideolojik bir askeri yapı var.

★★★

Ama İskoçya’daki St Andrews Üniversitesi bünyesinde İran Çalışmaları Enstitüsü’nü yöneten tarihçi Ali Ansari bu analizlere katılmıyor.

Ona göre İran rejimi belki de tarihindeki en büyük krizlerden biriyle karşı karşıya.

Çünkü aynı anda dört farklı cephede sıkışmış durumda.

Ekonomi... Toplum... Çevre... Ve uluslararası politika.

Ansari’nin dikkat çektiği tablo oldukça çarpıcı.

İran ekonomisi uzun süredir yapısal sorunlar yaşıyor. Enflasyon kronik hale gelmiş durumda. Reel maaşlar ciddi biçimde erimiş. Ve genç işsizliği çok yüksek...

Bugün İran’da çalışanlar maaşıyla temel yaşam giderlerini bile karşılayamaz hale gelmiş halde.

Uluslararası izolasyon ise ekonomiyi kilitlemiş durumda.

Başka bir ifadeyle... Rejim artık halka sunabileceği bir gelecek hikayesine sahip değil.

★★★

Ansari bu noktada ilginç bir karşılaştırma yapıyor.

1989’da Tiananmen Meydanı protestoları ve katliamı sonrası Çin yönetimi siyasi özgürlükleri bastırdı ama karşılığında ekonomik refah sundu.

Pekin halkına “Özgürlük yok ama refah var” mesajı verdi.

İran’da ise durum farklı.

Rejim halka neredeyse tek bir şey vaat ediyor. O da “Sabredin, cennette ödüllendirileceksiniz.”

Bu, modern bir toplum için sürdürülebilir bir siyasi sözleşme değil.

Üstelik İran’da protestolar yeni değil.

2009 Yeşil Hareketi... 2019 ekonomik protestolar... 2022 Mahsa Amini protestoları...

Her birkaç yılda bir büyük toplumsal patlama yaşanıyor.

Ansari’ye göre bu tesadüf değil.

Bunun kökü İran’ın modern tarihine dayanıyor.

★★★

Çoğu kişi İran siyasetini sadece İran İslam Devrimi üzerinden okur.

Oysa İran’da demokrasi ve hukuk devleti fikrinin gerçek başlangıcı çok daha eskidir.

1906’daki Pers Anayasal Devrimi...

Bu devrim İran’a anayasa ve parlamentoyu getirmişti.

Uygulanması sorunluydu ama fikir toplumun hafızasına yerleşti:

Hukuk devleti.

Bugün İran sokaklarında yükselen öfkenin arkasında biraz da bu tarih var. Çünkü İran aslında “devlet kurmaya çalışan bir toplum” değil. Devleti olan ama yönetimi tartışmalı bir ülke.

Sorunun başka bir boyutu da rejimin ekonomik yapısı.

Bugün İran ekonomisinin büyük bölümü Devrim Muhafızları’nın kontrolünde. Bu yapı yalnızca askeri bir kurum değil. Dev bir ekonomik holding. Dini vakıflar, petrol, inşaat, limanlar, finans...

Yıllar içinde yüz milyarlarca dolarlık kamu geliri bu yapının içinde kayboldu. Bazı tahminler 800 milyar doların hesap verilemez biçimde ortadan kaybolduğunu söylüyor.

Bu nedenle rejimin içindeki bazı gruplar ideolojik sebeplerle değil, servetlerini kaybetmemek için sistemi savunuyor.

★★★

Ama bu aynı zamanda bir zafiyet. Çünkü ideoloji değil çıkar birliği üzerine kurulu sistemler kriz anlarında daha hızlı çözülür.

İran’da bugün asıl soru şu... Rejim güçlü mü? Yoksa güçlü görünmeye mi çalışıyor?

Tarih bize şunu gösteriyor.

1978’de İran’da devrim başladığında kimse bunun bir devrim olduğunu fark etmemişti. Tahran’da insanlar sinemaya gidiyor, günlük hayatına devam ediyordu. Bir yıl sonra ise Ortadoğu’nun en güçlü monarşilerinden biri çöktü.

Bugün İran için de kimse kesin konuşamaz.

Rejim ayakta kalabilir. Yıllarca daha devam edebilir.

Ama şu gerçek giderek daha görünür hale geliyor:

İran’da sorun dışarıda değil. Sorun içeride. Ekonomide... Yönetimde...

Ve toplum ile devlet arasındaki kırılmış sözleşmede.

Bu yüzden belki de en doğru cümle yine Hannah Arendt’ten geliyor.

Devrimler olmadan önce imkansız görünür.

Olduktan sonra ise herkes şunu söyler:

“Aslında olacağı belliydi.”