Sevgili okurlarım, Türk milleti olarak nice zaferler ve başarılar gibi, tarihte bazı yenilgiler ve hezimetler de yaşadık. Bunların en büyüğü hiç kuşkusuz Sarıkamış hezimetidir. Akıl almaz bir olaydır ve bir numaralı sorumlusu başkomutan vekili Enver Paşa’dır.
Birinci Dünya Savaşı’nda ordumuz Rus ordusuyla savaşıyor. Rus ordusu sınırlarımızın içinde ilerliyor. Enver Paşa bu kargaşa dolu günlerde bir karar alıyor. Ordumuz Rus’ları kuşatıp yenecek ve zafer bizim olacak.
Ancak gelin görün ki ordumuz zayıf. Cephanesi, erzakı, ilacı, giyecekleri yok. Asker aç. Cephane, silah, giysi, ayakkabı, çorap ve her şey İstanbul’dan gemilerle Trabzon’a gönderilecek, oradan da cepheye!
Kışın ortasında ve dağların tepesindeyiz. Hava sıcaklığı eksi 30 dolaylarında. Karar veriliyor... Ruslara saldırıp Sarıkamış’ı ele geçireceğiz. Ancak Karadeniz Rus donanmasının elinde. İstanbul’dan yüklenen gemiler Rus donanması tarafından batırılıyor. Durum tam bir felaket.
İşte bu aşamada ortaya yeni bir felaket daha çıkıyor. Öldürücü bir hastalık olan tifüs.
Bu hastalığa yakalananların kurtulması mümkün değil.
Ordu komutanı İzzet Paşa, Enver Paşa’ya itiraz ediyor ve görevinden istifa ediyor. Onun yerine Enver’in adamı Hafız Hakkı Paşa geliyor ve cepheye sürekli emirler veriyor:
“Ne pahasına olursa olsun hücum edip Kars ve Sarıkamış’ı kurtaracağız. Rusları kuşatıp imha edecek ve zaferi kazanacağız...”
★★★
Ordumuz zaten aç ve perişan durumda. Ordumuz dağlara sürülüyor. Asker hem aç, hem de giyeceği yok. Her çatışmada yenik düşüyoruz. Allahuekber Dağları’nda adım adım hezimete yaklaşıyoruz.
Birliklerimiz Rus ordusuyla çatışmaya bile giremeden, askerlerimiz soğuktan donuyor... Ve bir de tifüs salgını var. Bütün bu güçlüklere karşın ordumuz Sarıkamış önlerine gelmeyi başarıyor. Son bir gayretle 200 kadar askerimiz Sarıkamış’a giriyor. Ancak onlar da imha edilince teslim bayrağı çekiliyor.
Bilanço korkunç... Hemen hiçbiri silah bile atamadan dağ başlarında donarak ya da tifüsten ölerek 90 bin şehit.
Tarihimizin en büyük hezimeti.
Ruslara esir düşen on binlerce askerimiz ve subayımız trenlere bindirilip Rusya’nın içlerine, Sibirya’daki esir kamplarına gönderiliyor. Bu konuda daha sonra nice kitaplar yazılıyor. Yazanlardan biri de cephe komutanı Hafız Hakkı Paşa’nın kurmay başkanı albay Şerif Bey. Enver Paşa’yı da kastederek, ağır bir biçimde suçluyor ve şöyle diyor:
“Bunlarda eksik olan iki şeydi. Allah korkusu ve kanun korkusu.”
★★★
Yedek subay Vasfi Cindoruk (Hüsamettin Cindoruk’un babası) 91 yaşındaydı ve her yönden son derece sağlıklıydı. Kendisiyle yaptığım bir söyleşiyi bir kitabımda kullanmıştım. Özetle şunları anlatmıştı:
“...Yemeklerimize gelince Allah bunu bir daha bize de, düşmanlarımıza bile göstermesin. Sabahları karavanada adam başına bir bardak ‘yağlı’ çay. Karavanalar hiç yıkanmadığı için böyle yağlı olurdu. Biz birkaç dilim ekmekle bunu içerdik. Öğle ve akşam yemeklerinde kapuska veya bakla çorbası. Çorbanın içinde bakla böcekleri ve kurtları yüzerdi. Bazen de öğle yemeği olarak zeytin ekmek olurdu.”
“Biz Doğu cephesine İstanbul’dan tam 57 günde trenle, yürüyerek veya eşeklere binerek ulaştık. Korkunç bir soğuk vardı. Biz cepheye varır varmaz kış iyice bastırdı. O iklim şartlarında askerimizin ayağında sadece deriden çarık vardı. O kadar çok askerimiz donarak şehit oldu ki, o kadar askerimizin ayağı kesildi ki... İşte bu şartlar altında tabur yaveri olarak görev yaptım. Elbiseler Almanların gönderdiği yazlık elbiseler. Ayakkabı, çizme diye bir şey yoktu. Bazılarımızın üzerinde sadece kaput olurdu. Bunları da zaten bitlenme yüzünden zor giyiyorduk...”
“Nöbetleri o soğukta 15 dakikaya indirmiştik. Yere tükürdüğümüz zaman hemen donardı. Burnumuzun içi ciğerlerimize kadar donardı. Feci bir şeydi o... Yani bu insafsız insanlar... Hâlâ hatırladıkça içim eziliyor. Onun için Enver Paşa’yı çok suçlarım ben... Ve o şartlar altında askerler kaçıyordu. Bitlenme de böyle yayıldı ve arttı pislik ve şartların kötülüğü yüzünden. Orada donma dışında ordularımızı mahveden ikinci şey tifüstür. Biliyorsunuz tifüs bitlerden insana geçen öldürücü bir hastalıktır. Bitlerden korunmak ve bitleri ayıklamak mümkün değildi. Ceketinin veya gömleğinin bir tarafını şöyle bir sıvazladın mı yüzlercesi yere dökülürdü. Sonra üstlerine basıp ezerdik ama bitecek gibi değildi ki meretler. Nasıl kaşındırır ve rahatsız eder insanı, çıldırırsınız...”
★★★
Evet, adına Sarıkamış hezimeti denilen çok acı olaylar dizisi aslında tarihimizin en büyük hezimetidir.
Şimdi o korkunç olayın tam 111. yılındayız. 90 bin vatan evladı Rus ordusuyla doğru dürüst bir çatışmaya giremeden kar yığınlarının altında can verdi.
Vasfi Cindoruk sözlerini şöyle bitirmişti:
“Bizim fırka Doğu cephesine tam 17 bin kişi gitmişti. Dönüşte sadece 2 bin kişiydik. Özellikle soğuk ve tifüs sadece bizim fırkadan 15 bir asker ve subayı götürmüştü. Boşu boşuna gitti onca insan. Şimdi o günleri düşündüğüm zaman hâlâ içim ürperir ve bir tuhaf olurum. Ne olup bittiğini bir türlü anlayamam. Onun için rahmetli Enver Paşa’yı çok suçlarım ben.”
Sevgili okurlarım, Enver Paşa’yı bana soracak olursanız şöyle derim:
Yurtsever adamdı ama ne yazık ki maceracı idi.
Nitekim bunca olaylar sonrasında Orta Asya Türklerini Ruslara karşı ayaklandırmak için taaa Buhara’ya gitti ve orada Ruslarla girdiği bir çatışmada 1922 yılında öldürüldü.
Günahı vebali boynundadır, Allah hepsine rahmet eylesin.